Gurbet denilen şu “soğuk” memleketin penceresinden bakarken, takvim yaprakları yine o mübarek bayrama dayandı. Şehir cam ve beton, ruhu yok… İnsan buradaki bayramı kutlamaya çalışırken, aklı hep o kıvrım kıvrım Erzurum sokaklarında kalıyor.
Hatırlar mısınız, Arife Günü dükkanların önünde kurulan o curcunayı? Hele o fıstık toplama meselesi… Çocukken elimizde bir poşet, kapı kapı gezerdik… “Teyze bayramın mübarek olsun” der demez; avucumuza dökülen o kabuklu fıstığın sesi, dünyanın en güzel melodisiydi. Şimdiki çocuklar “çikolata” diyor, “jelibon” diyor; yav he he, siz hiç o fıstığın tozuna bulanmış ceket cebinin ağırlığını bilir misiniz?
Erzurum’un bayramı, sadece şekerle tatlanmaz, samimiyetle fırınlanır. Sabahın köründe oltu taşı tespihini eline alan “dadaş” soluğu camide alır. Rahmetli Naim Hoca sağ olsaydı şimdi kürsüden o kendine has üslubuyla: “Ula uşahlar, bayram geldi diye coşirsiz ama komşun açken sen fıstık kemirirsen olmaz!” diye bizi hem güldürür hem de hizaya çekerdi. Onun o tatlı sert nasihatlerini, “Teyyib Emmi” fıkralarını özlemeyen bir Erzurumlu var mıdır?
Şimdi burada, gurbet elde çayı kıtlama içmeye çalışıyorum ama suyun tadı bile “Cennet Çeşmesi” gibi değil. Aşık Sümmani boşuna dememiş ya; “Erzurum’u dersen bir ulu şehir / Hasretin ateşi içimi yakar” diye… Gerçekten de öyle, insan uzaklaşınca anlıyor o toprağın kıymetini.
Sokaklarda o eski “cartlak” sesli amcaların “Bayramınız mübarek olsun canlar!” nidası yok. Burada her şey çok sessiz, çok mesafeli. Bizim oralarda bayram demek; küskünlerin “zoraki” de olsa kucaklaşması, kadayıf dolmasının şerbetinde boğulmak, en çok da o meşhur Erzurum ağzıyla “Gözün aydın, nice bayramlara dadaş!” cümlesindeki o sıcaklıktır.
Gurbetteki tüm hemşehrilerimin, Erzurum’un o ayazında yüreği ısınan dadaşların bayramını en kalbi duygularımla kutluyorum. Fıstığınız bol, kadayıfınız çıtır, gönlünüz ferah olsun.


